Ağustos Ayı - Belirli Gün ve Haftalar

Zafer Bayramı (30 Ağustos)

Zafer Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bayramıdır. Her yıl 30 Ağustos günü kutlanır. Zafer Bayramı, 1922 yılında 26 Ağustos'ta başlayıp, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ni (Büyük Taarruz) anmak için kutlanan bayramdır. İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terketmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder.

Zafer Bayramı, ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Ankara ve İzmir'de kutlanmıştır. Resmî olarak Zafer Bayramı ilân edilmesi 1935 yılının Mayıs ayında olmuştur. Zafer Bayramı, tüm yurtta törenlerle kutlanır. Devlet erkânı ve bir çok vatandaş, Ankara'da Anıtkabir'i, diğer illerde de anıt ve şehitlikleri ziyaret edip, Mustafa Kemal Atatürk'e, silâh arkadaşlarına ve komutasında savaşmış askerlere şükranlarını sunar. Hemen hemen her yerleşim yerinde, askerî birlikler geçit törenlerine katılır. Ayrıca dış temsilciliklerde de çeşitli kutlamalar yapılır. 30 Ağustos günü, Türkiye'de resmî tatildir.

Her yıl, Kara Harp Okulu bu tarihte mezun verir. Tüm subay rütbe değişiklikleri bu tarihte geçerli olur. Türk tarihi zaferlerle doludur. Ama 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı, Türk ulusunun yeniden dirilişidir.

Malazgirt Savaşı’yla (1071) 26 Ağustos’ta Anadolu’nun Türklere kapıların açan kahraman ordumuz; Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle de Anadolu topraklarının Türk Vatanı" olduğunu önünde durulmaz bir iradeyle düşmana ispatlamıştır. Ve yine ulusumuzun iradesiyle Cumhuriyet kurulmuştur. Atatürk, ünlü "Nutuk"unda Kurtuluş Savaşı’nı anlatır. Her Türk yurttaşının okuması gereken Nutuk (Söylev)’da Atatürk savaşa nasıl hazırlandığımızı da anlatmaktadır.

O’ndan öğrendiğimize göre: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı ve İnönü Savaşları kahramanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa büyük bir gizlilik içinde taarruz planlarını hazırlarlar.

1922 Ağustos ayında Türk Ordusu taarruza geçmek için, Kurmay heyeti’nce karar verilir. Mustafa Kemal, İsmet Bey, Fevzi Çakmak ve diğer paşalar ile kurmaylar; savaşı yönetmek üzere Kocatepe’ye gelirler.

26 Ağustos sabah, saat 05.30’da Türk topçu birlikleri Afyon’un güneyinden düşman siperlerini ateşle vurmaya başlar. Ardından piyadeler hücuma geçerler. Planlandığı gibi Büyük Taarruz devam eder ve düşman gerilemeye başlar, bozguna uğrayarak ikiye ayrılır.

30 Ağustos’a kadar düşman ordusu çembere alınır. 30 Ağustos sabahı, 1. Ordu ve avcı hatlarını ile 4. Kolordu’yu denetleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa; saat 14.00’da Aslıhanlar yakınındaki "Komuta Karargâhından taarruz emrini verir. Dumlupanır’da ordumuz düşmana son darbeyi vurur. Düşman askerleri kaçmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa; kaçan düşman askerlerini kovalamak için, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" komutunu verir. Yunan Başkomutanı General Tikopıs dâhil çok sayıda esir alınır.

Şahlanan Türk Ordusu düşman güçlerini İzmir’e kadar kovalar. 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusu İzmir’e girer. Batı Anadolu’yu yakan yıkan düşman kuvvetleri canlarını zor kurtararak, geldikleri gibi gemilere binerek giderler.

30 Ağustos 1922 tarihi, Türk ulusunu esir etmek isteyen emperyalist güçlere karşı; kadınıyla çocuğuyla, ordusuyla topyekûn verdiği bir savaşın ve ulusal benliğini kurtardığı ve Zafer Destanı’nın yazıldığı gündür.

30 Ağustos Zafer Bayramı Konuşma Metni

GÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ
   Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu.
   Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk'ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Amasya Genelgesi'nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920'de TBMM'yi kurdu. Böy-lece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı'nın merkezi Ankara oluyordu.
   TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü"nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu'da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar'a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, or-dularına: "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.
   Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal'e "gazi" unvanı ve "Mareşal" rütbesi verildi.
   Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı'ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.
1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikle-ri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydmld". İstanbul'daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal'in başkomutan-lığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922'de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos'ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis'te vardı.
Bu savaş, Atatürk'ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık
Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı.
   Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir'e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline "dur" diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz.

30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili yazılar

30 Ağustos Zafer Bayramında okunabilecek veya kullanılabilecek yazılar

30 AĞUSTOS ZAFERİ - P.Kd.Alb. Mustafa BAŞEL

30 AĞUSTOS ZAFERİ

   Bu gün; 30 Ağustos Zafer Bayramı... Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman ordumuzun kazandığı zaferlerden birinin, Büyük Taarruz'un yıldönümüdür. Ama;
"30 Ağustos sade bir tarih değildir.
Bu günün tarihe san veren bir anlamı vardır.
Bu günün heybedi,
Toprağa, denize ve göğe sığmayacak kadardır."
Çünkü bu gün; bağımsızlık ve yurt aşkıyla şahlanan Türk ulusunun ATATÜRK'ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı kazandığı, Sevr Antlaşması'nı parçaladığı, Lozan Barışı'nı sağladığı ve Cumhuriyetin temeline ilk harcı koyduğu gündür...
   Yıl 1919, Mayıs'ın 15'i... Yunanlılar İzmir'de... Hedef, Türk'ün boynuna esaret kemendini takmak ve güzel Anadolu'ya sahip çıkmak... Yunan saldırısı yaman başlar 1920'de... Güzel yurt köşeleri elden çıkar bir bir... Kanla yoğrulur kara toprak, kanla sulanır. Afyon, Kütahya, Eskişehir...
Ancak düzenli ordularla "Dur!" denebilirdi bu azgın Yunan'a. Ve bir ordu yaratılır yoktan... Bir ordu ki, yediden yetmişe dek, kadın erkek, kız kızan... Silâh yokmuş, üniforma yokmuş, ne gam... "Ölesiye saldırırlar düşmana, diş var, tırnak var ya... Ve bu inançla "yalnız düşman değil, milletin ters giden talihi de yenilir". İnönü'nde... Ardından yeni destanlar eklenir tarihe sırasıyla... İşte Aslıhanlar, Afyon, Kütahya... İşte Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya...
   Türk ordusunun Sakarya'da kazandığı zaferin bir başka benzeri yoktur
yer yüzünde. Bu savaş, bir milletin kaderini değiştiren ve 22 gün, 22 gece süren yaman bir uğraştır. Bu savaş, insanlık duygularından yoksun, vahşi ve saldırgan bir düşmanın başını Türk'ün iman dolu göğsüne çarparak paramparça ettiği bir taştır. Bu savaş, haksız, şuursuz ve kirli bir istilâ emelinin, Sakarya'nın köpürmüş sularında boğulduğu bir savaştır.
Bundan dolayıdır ki; insanlık tarihi sayfalarında Sakarya Meydan Muharebesi'ne müstesna bir yer verilmiştir. Çünkü Türk ordusu, Viyana'da başlayan amansız çekilmeye Sakarya'da "Dur!" demiştir.
Ulu Önder ATATÜRK'ün, "Hattı-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça düşmana terk olunmaz..." komutundaki anlamı çok iyi kavrayan kahraman Türk ulusu "Ya istiklâl, ya ölüm..." parolasıyla mücadele etmiştir.
   Vatanın bağrından düşmanı söküp atmaya kesin kararlı olan Türk ordusu, bütün gücünü toplar Ağustos 1922'de... Artık her şey, Türk ulusunun haysiyet savaşına ve Akdeniz'i "ilk hedef" gösteren bir başkomutanın Eskişehir'den İzmir'e kadar sürdüreceği kahramanlık yarışına kalmıştır...
Sabırsızlıkla beklenen Büyük Taarruz, 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla başladı. Patlayan toplar bütün dünyaya şu gerçeği haykırıyordu
sanki;
"Duysun bunu, kâinatta herkes, Türk'ün sesidir, bu gürleyen ses..."
Başkomutanından en son erine kadar bütün bir ordu, Türk gücüne ve Türk yenilmezliğine olan büyük inançla tek vücut olmuş, baştan başa kin, boydan boya hınç kesilmişti. Bu yıllardan beri yakılan, yıkılan ve insanlığa sığmayan işkencelerle yok edilmek istenen Türk neslinin, Türklüğün süngüleşmiş, mermileşmiş bir iradesiydi sanki... Kısaca;
"Bir yanda yürekleri kanatan bir görünüm, Her türlü bayağılık, şiddet, kan, ölüm... Bir yanda iman dolu göğsünde vatan sevgisi, Ve... Yedi düvele karşı üstünlüğü Türk'ün..."
   Taarruz pek yaman sürüyordu 26 Ağustos'ta... Akşam olurken ordularımız düşman mevzilerinin bir kısmını ele geçirmiş, Ahır dağlarını şan süvarilerimiz bir mızrak gibi saplanmıştı düşmanın bağrına...
Yunan mevzilerini teftiş eden bir İngiliz generalinin "Türkler bu tahkimatı altı ayda aşarlarsa, bir günde aştık diye öğünebilirler" dediği yer, dört gün gibi kısa zamanda geçildi. Parola kısa ve kesindi:
"Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri... Eskişehir'den, Sakarya'dan, İzmir'den, Yunan kaçıyordu... Kaç ha kaç... Atatürk'ün süvarileri koşuyordu peşlerinden Ta Afyon'dan beri, dört nala, çala kırbaç..."
Artık zafer yakındı, uzansak tutacaktık sanki o zaferi... Günlerce açlığa, susuzluğa meydan okumuş, umutla el birliği etmiş bir ordunun yalın ayaklarındaki sızıydı o zafer...
Yuvalarını, bebelerini terk ederek erine cephane taşıyan kadınların sırtındaki ağrıydı o zafer...
Evini, yurdunu, bağımsızlığını kaybetmiş, kanlı göz yaşlarıyla cepheden haber bekleyen bir ulusun sevinçlerindeki göz yaşıydı o zafer.. Ve biz, o zafer uğruna vuruşa vuruşa ölmeye ant içmiştik;
"Kurtuluş Savaşı dedik, birlik olduk, el ele vererek Gazi olduk, şehit olduk severek, isteyerek..."
   Sakarya boylarında her karış toprak, kahraman Türk kanıyla sulandı, hamurlaştı. O topraklar Çanakkale kadar vatanlaştı, o kahramanlar Ulubatlı Hasan kadar yüceldi, destanlaştı... Bizans'ın yıkılışı nasıl tarihte yeni bir çağsa, aşılamayan, Çanakkale Birinci Dünya Harbi'nde belirgin bir merhale, Sakarya ve Büyük Taarruz da sömürücülerin istilâ emellerine son veren, sömürülenlerin hür ve egemen yaşama yollarını aydınlatan bir meş'ale oldu.
   Son zafer kazanılmıştı artık... Kara bulutlar dağılıyordu üzerimizden. Gürr bir başka doğuyordu o bilinmeyen tepelere... Türk tarihinin akışı bir başka olmuştu 30 Ağustos sabahı.
"30 Ağustos'ta
Yurdu işgalden kurtardık, milleti zulümden
Bir vatan yarattık yer yüzünde,
Tüm vatanlardan yüce...
Sınır çizgilerini sağlam çizdik,
Hudut taşlarını kol ve bacaktan diktik,
Yurtta sulh, cihanda sulh dedi ATATÜRK,
Parola bildik...
Bu gün de,
ATATÜRK devrimleri'nin aydınlığında
Şerefle ölmek kadar Şerefle yaşamasını öğrendik
Hem de; Alnımız açık, başımız dimdik..."

 P.Kd.Alb. Mustafa BAŞEL

30 Ağustos'un Anlamı - Necati Güçlüer

30 AĞUSTOS'UN ANLAMI

    Türk tarihi, hiçbir milletinkiyle kıyaslanamayacak ölçüde eşsiz zaferlerle doludur. Galibiyetimizle sonuçlanan büyük meydan savaşları genellikle ağustos ayına rastlamaktadır. Bunlar arasındaki iki zaferimiz, diğerlerine göre daha derin anlamlar ifade etmektedir: Malazgirt Meydan Savaşı ve Başkumandan Meydan Savaşı. Birincisi olan Malazgirt Meydan Savaşı ile Türkiye Devleti'nin temeli atılarak Anadolu'nun Türklüğü onaylanmış; ikincisi olan Başkumandan Meydan Savaşı ile de devletimiz yeniden kurularak ülke bütünlüğümüz sonsuza kadar parçalanmayacak şekilde sağlanmıştır.
   Türk milleti, tarihte görülen ordu-milletlerin en üstünüdür. Ordu-millet, yüksek bir savaş yeteneği taşıyan, savaşta bütün bireyleriyle görev alan, yurt için ve büyük ülkülerin gerçekleşmesi uğruna baş koyan millet demektir. Ordu-milletimizin timsali "Mehmetçik"tir. O, savaşta er, barışta çiftçi ve işçidir. Halkımızı en iyi o temsil eder, en güzel şekilde o anlatır.
İstiklâl Savaşı da ordu-millet olarak kazanılmıştır. Millî Mücadele bütün bir milletin eseridir. Zaferi çoluğuyla, çocuğuyla, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla millet kazanmıştır. Kadınlar cephelere mermi taşımış, çocuklar dahi vuruşmalara katılmışlardır.
   Vatanın karanlıklara gömüldüğü bu zamanlarda Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri, çeteler, gönüllüler derken, millet kudretli bir önder etrafında toplanıvermişti. Oluşturulan orduda silâh ve kıyafet birliği yoktu. Fakat kalpler birdi, iman ve ülkü aynıydı. "Ya istiklâl, ya ölüm" parolası ile dile getirilen bu inanç, kudretini "Kuva-yi Milliye Ruhu"ndan alıyordu. Kuva-yi Milliye Ruhu, bir milletin var olma ve yaşama azmi, her şeyi yoktan var etme gayretiydi. Bu ruh ile tarihin en büyük kahramanlık destanları yaratıldı.
   Üstün silâh gücüyle her şeyi yapabileceğini düşünen Avrupa yanılmıştı. Yunanlıların yaptığı tahkimat için "Türkler bunu altı ayda ele geçirebilirlerse iftihar edebilirler" diyen İngiliz Başbakanı Lloyd Corc, hücuma geçtikten altı saat sonra Türklerin burasını aldığını duyunca, oturduğu koltuktan düşmüştü.
   İstiklâl Savaşı yalnız Yunanlılara karşı değil; işgalci, istilâcı, emperyalist bütün Batı dünyasına karşı kazanılmıştır. Onun temelinde Türk'ün istiklâl aşkı, hür yaşama arzusu vardır.

 İ. Necati GÜÇLÜER

ATATÜRK'ÜN GERÇEK BAŞARISI - Burcu YÜCEL

ATATÜRK'ÜN GERÇEK BAŞARISI

   Atatürk'ün Türkiye'yi dünya milletleri arasında en şerefli medeniyet seviyesine çıkarmak için yaptığı devrimlere baktığımızda, onun nasıl bir karakter sahibi olduğunu tahmin etmek zor değildir. Bu devrimler bir çırpıda olup bitmiş şeyler değildir. İyice düşünülmüş, dikkatlice hazırlanmış ve milletin yararına sunulmuş devrimlerdir.
   Atatürk'ün attığı her adım Türkiye için yeni dönemlerin başlangıcı olmuştur. Buna en güzel örnek Kurtuluş Savaşı'dır. Bu savaştan önce tüm ülke savunmasız bir durumdaydı. Ne bir silâh, ne bir cephane, ne de kendimizi savunacak bir şeyler vardı. Bir an önce harekete geçmemiz gerekiyordu ki düşmanlara fırsat vermeyelim.Ama elimizde yok denecek kadar az bir cephane vardı.Nasıl düşmanlara karşı koyabilirdik ki?
   İşte Atatürk, hiçbir önderde bulunmayan bir azimle, bu savaşı kazanacağımıza yürekten inandı. Çünkü, Türk milletinin vatanını korumak ve bağımsızlığını kazanmak uğruna ne gerekiyorsa yapabileceğini iyi biliyordu. Kısacası, Türk milletine güvendi ve hiç kimse onun güvenini boşa çıkarmadı. Atatürk mitingler, kongreler, genelgeler düzenleyerek milletimizi ayağa kaldırdı ve bu uyanış bizim bağımsızlığımızı kazanmamıza yetti. İşte Atatürk'ün gerçek başarısı budur. Bu büyük önder milletinin kafasındaki düşünceyi okuyabiliyordu. Bu da Atatürk'ün ileri görüşlülüğünü yansıtıyordu.
   Eğer Atatürk'te bu azim olmasaydı belki de bu günlere zor gelirdik. Bizim de onun bu yönünü örnek almamız gerekir. Ne olursa olsun, hangi şartlarda olursak olalım, o içimizdeki başarma azmini yitirmediğimiz sürece önümüze çıkan her engel kolaylıkla aşılacaktır; sonuç ise "başarı" olacaktır.

 Burcu YÜCEL
Mareşal Fevzi çakmak Lisesi / MALATYA
 

ATATÜRKÇE YASAMAK - Şükrü KAÇAR

ATATÜRKÇE YASAMAK

   Zafer Haftası'nda Atatürkçe düşünmek, Atatürkçe yaşamak...
Zafer Haftası'nda Atatürk'e uzanmak, Atatürk'ü tanımak, Atatürk'ü anlamak sonra da dönüp onu tüm yönleriyle yaşamak, yaşayabilmek. Bugüne kadar bunu yapabilsek, bunu başarabilseydik, bulunduğumuz çizgiyi çoktan aşar, O'nun çağdaş uygarlık düzeyi dediği düzeye çoktan ulaşırdık.
Ne acıdır ki, bunu yapamadık ve sürekli O'nun ruhunu incitip durduk. 26 Ağustos'ta bir ucumuz Malazgirt'te, bir ucumuz da Kocatepe'deydi. Kimimiz Alparslan kimimiz de Mustafa Kemal olmuştuk.
   Malazgirt Savaşı, Zafer Haftası'na göre çok uzakta. Birinin üzerinden 926 yıl, diğerinin ise 75 yıl geçmiş. Aralarında büyük zaman mesafesi var. Biri Anadolu'nun kapılarını Türklere açmış, öbürü Türklüğün sesini dünyaya duyurmuş. Atatürk'ün bir dava adamı, bir eylem adamı olduğunu yeniden anlıyor, O'nunla bütünleşmek istiyoruz. O'nunla bütünleştikçe kendimize geliyor, nerede olduğumuzu, kim olduğumuzu daha iyi anlamak istiyoruz. 26 Ağustos, 9 Eylül'e uzanan yolun başı. O 15 günde Türk ordusu harikalar yaratıyor ve 9 Eylül günü güzel İzmir'e giriyor. 1919'dan beri dalgalanan Yunan bayrağı indiriliyor, göndere Türk bayrağı çekiliyor.
   Atatürkçü düşüncede barış vardır, özgürük vardır, insanca yaşamak vardır. Atatürkçü düşünce, insana ve insan toplumuna, ayrı bir pencereden bakar, insanın insana kul olmadığını vurgulamaya çalışır. Atatürkçü düşünce insana değer verir, insanın hakça ve özgürce yaşamasını ön plânda tutar.
   Kısacası, Atatürkçü düşüncede sevgi vardır, saygı vardır, insana değer vermek vardır. Atatürkçü düşüncede ileriyi görme, hesaplama, doğru karar verme vardır.
Atatürkçü düşüncede herkes eşittir, herkes yasalara aynı yakınlıktadır. Kimse kimseden üstün değildir. Demokratik hak ve özgürlüklerden herkes eşit oranda yararlanır, yasalar önünde kimse kimseden fazla birşeyler isteyemez. Atatürkçü düşüncede açıklık vardır, saydamlık vardır, düşüncelere saygı vardır. Atatürkçü düşüncenin en karakteristik özelliği bağımsızlıktır. Atatürk'ü en çok, bu yönü ile tanır bu yönü ile takdir etmeye çalışırız. Zafer Haftaları, dileriz hep o zindelikle, o güzellikle sürüp gitsin, 26 Ağustos'lar düşlerimizde öyle parlak anılar olarak kalsın.

 

Şükrü KAÇAR

GELECEK İÇİN GEÇMİŞE SÖZ VERMEK - Gökalp BAHÇELİ

GELECEK İÇİN GEÇMİŞE SÖZ VERMEK

   Palabıyıklı, çakır gözlü komutan yanındakilere döndü. "Hazır olun" emrini verdi. Çeteler "Hazırız" diye cevapladılar. Tayyar Rahime de içinden tekrarladı. "Hazırız, ölmeye hazırız." O erkek kıyafetindeki, kalbinde yine erkek cesareti taşıyan kadın hazırdı. O kutlu gününde cennetin kızıl güllerinin kokusunu almıştı sanki. Silahlar birbir patlamaya başladı. Sonra düşman mitralyözünün o korkunç gürültüsü ve sanki birbiriyle yarış eden mermiler, el bombaları, sonra yine mermiler... Çeteler bir bir şehit oluyorlardı. Ölümün o keskin kokusu her yeri kaplamıştı. Tayyar Rahime tekbir getirdi ve yayından fırlayan bir ok gibi atıldı. Bir kaplandı Rahime; pençesine düşenin kurtulamayacağı bir kaplan. Ama mitralyözün namlusu ona çevrilmişti. Hain kurşunlar o kaplanın kalbini buldu. Acı çekerek ama mutlu, yaralı; ama gururlu diz çöktü Rahime: "Cesedimi gâvurlara koman" dedi. Gök mü gürlemişti ne? Bunu duyan çeteler durur muydu? Herbiri birer kaplan kesildi. Fransız'ı pençeleri ile ezdiler. Bayrağımız Hacı Ökkeş'in Konağı'nda dalgalanıyordu artık. Bir hilâl uğruna ne güneşler sönüyordu.
   Osmaniye'de. Erzurum'da, Urfa'da, İzmir'de, Maraş'ta, Antep'te hep bu kaplanlar vardı. Türk'ün çocukları, kutlu vatanın yiğit evlatları. Fransız'ın, İngiliz'in, İtalyan'ın hesap etmediği buydu işte. Yanlış hesaplarının faturasını çok acı ödediler. Ellerine geçen; bir yığın acı tecrübeden başka birşey değildi. Gittiler, geldikleri gibi gittiler.
   Bizler, Türk ulusunun evlâtları o şanlı günleri kutluyoruz. Tam 69 koca yıl geçmiş aradan, Rahime Hatun'un ve nice isimsiz şehitleri unutmadık ve kaç 69 yıl geçerse geçsin unutmayacağız. Ama unutmamak yeterli mi? Ya onların bize bıraktıklan yüce emanet? Nerde Atatürk'ün çıkmamızı emrettiği muasır medeniyetler seviyesi? Hani hâlâ yazmamışız Türk adını uzaya? Ne olurdu biz de bilgisayar kullansaydık; hem de Türk bilgisayarlarını kullansaydık okullarımızda? Bu sorular aci; ama cevapları daha da acı. Rahime Hatun, Palalı Süleyman burada olsa bizden tek isteyecekleri çalışmak, Osmaniye'yi, Türkiye'yi daha iyi bir duruma getirmek olacaktı, buna eminim, onları anmak, ruhlarını şâdetmek onlar için şiirler okuyarak, törenler yaparak olur; ama tam olmaz. Onların ruhları ancak uğruna kan döktükleri, can verdikleri vatanlarını çok yükseklerde görerek şâdolur. Biz osmaniyeliler gelin onlar için söz verelim, osmaniyemizi, Türkiyemizi yüceltmeye söz verelim. Söz verelim ki bu yüce vatan bir daha düşman çizmesi altında çiğnenmesin. Onları anmak, ruhlarını şâdetmek onlar için şiirler okuyarak, törenler yaparak olur; ama tam olmaz. Onların ruhları ancak uğruna kan döktükleri, can verdikleri vatanlarını çok yükseklerde görerek şâdolur.

 

Gökalp BAHÇELİ
Özel Bahçeli Lisesi Öğrencisi Osmaniye / ADANA

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE - Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE

    Lozan Barış Antlaşmasıyla yarı bağımlı millet durumundan kurtulup milletlerarası siyaset dünyasında bağımsız ve ileri devletler arasına geçen yeni Türkiye, kurucusu Atatürk'e göre, yine kendisine lâyık yeri bulmuş değildi. Çünkü, büyük Türk hissediyordu ki, dünya, bu siyasî zaferin bütün şerefini kendisine ayırmakta ve Türk milletine halâ eski gözle bakmaya devam etmektedir. Asırlık kanaatler kolay kolay yıkılır mı ? Avrupa kütüphaneleri Türkler hakkında çok yanlış bin bir çeşit belge ile doludur. Bunlara göre Türk cengaverdir, cesurdur; fakat her türlü medeniyetten mahrumdur. Barışta uyuşuk, tembel; savaşta acımasız ve yıkıcıdır. Orta Asya'dan çıkıp Avrupa'ya saldırıp yayılışı, medeniyet dünyası için bir belâ, bir âfet olmuştur. Kuvvet ve fırsat bulursa yine öyle olacaktır. Gerçi, bu milletin içinden zaman zaman bazı yüksek ve akıllı devlet adamları çıkmamış değildir. Fakat bunların çevrelerine tesirleri yalnız yaşadıkları müddetçe devam etmiştir. Ve kendileri sahneden çekilir çekilmez, Türk milleti yine her zamanki uyuşukluğuna düşmüştür.Hem de bakalım, bu adamlar halis Türk ırkından mı idiler? Ne gezer Bunların kimi Macar, kimi Boşnak, kimi Arnavut, kimi Rum'dan, Ermeni'den, hattâ Yahudi'den dönmedir. İbnî Sina bir Arap alimidir, Mevlânâ bir Fars şairidir.
    Evet, tarafgir ve iftiracı Avrupa yazar ve tarihçileri Türk milletine, arada bir büyük bir adam yetiştirmiş olmak şerefini bile verememişlerdir. Ve nihayet gün gelip, Mustafa Kemal'i de bizim elimizden almaya kalkmışlardır. Onu ya ana, ya da baba tarafından Türk'ten gayrı bir sürü ırka mal etmek istemişler veya hiç değilse bu kadar yüksek bir insan örneğinin Türk dünyası gibi geri ve çorak bir çevreden çıkmış olmasına üzüntülerini belirtmişlerdir.
Atatürk, bunların hepsini görüyor, okuyor ve içleniyordu. Gece gündüz bütün düşüncesi, bütün hırsı bunu bir an önce değiştirebilmekti. Türk milletine o kadar derin bir güveni vardı ki, bütün dünya rekorlarının yeni Türk nesli içinden çıkan teknik ilim ve hüner sahipleri tarafından hemen kırılmak üzere olduğuna kaniydi. Her fırsatta özellikle kendi büyüklüğünden söz eden yabancı devlet temsilcilerine tekrar et-mekten usanmadığı "Bu millet benim gibi daha binlerce Mustafa Kemal çıkarır" sözünü Atatürk'ün yalnız alçak gönüllülük için söylediğine kani değiliz.
Ona İlk tarih merakını veren Wells (Vels)in eserinde Attilâ'ya mal edilen şöyle bir söz vardır:
"- Ben sizin gibi asîl bir adam değilim. Fakat asîl bir millettenim. Wells, Türk serdarının Batı Roma'yı fethettiği zaman, gösterişli bir kıyafetle karşısına çıkan bir Romalı yöneticiye böyle söylediğini rivayet eder.     Atatürk, ömrünün sonuna kadar bu fıkrayı ve bu sözü tekrar etmekten özel bir haz duyardı. Sonradan yavaş yavaş bu söz onun ağzında "Ne mutlu Türk'üm diyene!" hitabı şeklini aldı

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
(ATATÜRK - Kültür Bakanlığı 1981'den Özetlenerek)

TÜRK MUCİZESİ - Sevgi OCAK

TÜRK MUCİZESİ

   Türk milleti çalışarak kendisini yeniden yaratmış, varoluşun doruk noktasına çıkmayı başarmıştır.
Ben milyonlarca Türk gencinden biriyim. Gelecekte benden beklenen milyonlarca görevi korkusuzca yerine getirecek olan Türk genciyim. Soyum Türk soyu. Asırlardır Türk sözü duyulduğunda yer gök titrer, ne de olsa Türk milleti ölümü, esaret hayatından yeğ tutan asil bir millettir. Türk milletinin ilkesi şudur:
"Canı cananı bütün varımı alsın da Huda
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda."
   Arnold Toynbee'nin şu sözlerle anlatmak istediği bu ilke için yapılan
fedakârlıklardır: "Savaştan yoksul çıkmış bir ülkenin insanlarıydılar. Üstleri baş-ları dökülüyordu. Fakat en çetin askerin dahi dayanması güç olan şartlar içinde yeni bir savaşın müthiş hayatına severek ve isteyerek koşmuşlardı". Türk milleti böylesine azimlidir, çalışkandır. "Türk olmak çalışmak demektir". Türk milleti çalışarak kendisini yeniden yaratmış, varoluşun doruk noktasına çıkmayı başarmıştır. Bir millet düşününüz vatanı topyekün bir ölü evine dönmüş. Köyler, kentler harabe gibi. Yoksulluk, açlık...işte bu milletin gözü yaşlı anası çalışkanlığıyla askere elbise yetiştiriyor, gelini omuzlarında cephane taşıyor, küçük çocuklar boylarından büyük silahları kapıp cepheye koşuyor. Böyle bir millet mucize yaratıyor; bu "Türk Mucizesi"dir.
   "Türk olmak yaşamak demektir." Türk olmak misafirperverliği, yüksek ahlâkı, en başta insanlığı ife yaşamak demektir. İstiklâline sahip çıkmış bir milletin çocukları olarak başımız dik, alnımız pak yaşıyor ve gerektiğinde büyük bir gurur duyarak şunu söyleyebiliyoruz:
"Ne mutlu Türküm diyene!"

 

Sevgi OCAK
Antalya Anadolu Lisesi

VATAN KAVRAMI - Prof. Dr. Afet İNAN

VATAN KAVRAMI

   Mustafa Kemal 1919'a kadar asker kumandan olarak o zamanın, vatan topraklan kabul edilen sınırlarında çarpıştı ve ordular idare etti.
Trablusgarp'a giderken gençliğinin en heyecanlı devri içinde; bir vatan parçasını kurtarmaya koşmuştu. Birinci Dünya Savaşı'nda bir an önce vatan savunmasında vazife görmeye başlamak için, bulunduğu ataşemiliterilikten kurtulmaya çalıştı.
   Mustafa Kemal için vatan topraklan korunurken, hayat feda etmenin gerçek örnekleri gözleri önünde yaşanmıştı. Nice vatan evlâtlarının savaş meydanlarındaki ölüm iniltilerini o, kulaklarıyla işitmiş, gözleriyle görmüştür. Devlet sınırlarını terketmenin acısını büyük hüzünle hissetmiştir.
   Balkan Savaşı esnasında Trablusgarp'tan dönüşünde Mısır'a geldiği zaman, Makedonya'nın düşman eline düştüğü haberini almıştı. Bu haberden en büyük acıyı hissettiğini daima söylerdi. Doğduğu, büyüdüğü ve inkılâp fikirlerinin beslendiği şehir (Selanik) için, hayatının sonuna kadar hasret çekmiştir. En canlı hatıralarıyla daima bu şehrin bir çocuğu idi; en çok anlatmasını sevdiği hatıraları, hep o bölge içinde geçenlere ait olurdu. Hattâ ölümünden önceki günlerde heyecanlı bir rüya gördüğünü anlatırken, Selanik'te bir komitecilik olayının gerçekleşmesi sırasında Salih Bozok ile beraber bulunduklarını söylemişti. Bu olayları anlatmaktaki amacım şudur:
Mustafa Kemal'in birçok Türk ailelerinin yerleşmiş olduğu Osmanlı Devleti'nin bu bölgesine, derin hislerle ve gençliğinin canlı hatıralarıyla bağlı bulunduğuna işarettir.
   Başkumandan Mareşal Gazi Mustafa Kemal, İzmir'e muzaffer ordusu ile girdiği vakit, önünde kaçan düşman ordusunu kovalamak, Makedonya'ya el uzatmak isteyebilirdi... Fakat, Mustafa Kemal daha eyleme geçmeden önce kuvvetli olabilecek bir Türk vatanının sınırlarını aşmamak azmi ile bu işe başlamıştı. Zafer neşesi, Başkumandanı istilâ hırsı ve hisleriyle hareket ettirmemişti. O "Millî hudut dahilinde vatan bir bütündür." cümlesini (23 Temmuz 1919) Erzurum Kongresi'nde belirlemiş bulunuyordu. Misak-ı Millî ile tayin edilmiş olan bu Türk vatanını düşman istilâsından kurtarmak amacıyla, vatan evlâtlarının kanı dökülmüştü. İşte Mustafa Kemal Atatürk'te vatan fikri böyle şekillenmiş ve bu günkü vatanımızın her bir sınırında savaşmış bir insanın görgüsü ve kuvvetiyle, Türk için bir vatan bütünlüğü belirlenmiş ve kabul etmişti. İlk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bu vatanın "hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütün" olduğunu, diğer devletlere de kabul ettirmiştir.
   Atatürk, kendi zamanında yaşayan ve milletleri için imparatorluk peşinde koşan, devlet ve hükümet reislerinin ideallerini asla benimsemedi. Hayaller kurmadı ve böyle hayal olabilecek fikirleri hiç bir zaman bizlere aşılamadı.
Sınırlarını, en son Türk nesillerinin kanlarıyla yoğurup çizdiği bu Türk vatanında; o, vatan kavramını manalandırdı.
   O, bir ölüm haberi karşısında, yurt toprağı için bana şu cümleleri
yazdırmıştı:
"Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaîyiz. Fakat sen Türk milletini ebedî hayatta yaşatmak için kalacaksın. Türk toprağı! Sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti için yaratıcılığını göster." (1930)
Atatürk bu hitaplarıyla yurt toprağına kutsal kimliğini verirken onun
yaratıcılık ve hayatiyet kavramları üzerinde duruyor.
   İşte, Atatürk'ün sınırlandırdığı bu vatan toprakları kutsaldır. Onun üzerinde dost elleri sıkılır, fakat düşman ayaklarını bastırmamaya azimli olduğumuzu, bütün dünya bilir.

 Prof. Dr. Afet İNAN
(M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım, 1971)
 

VE İKİ KESİT- Şakir SARIÇAY

VE İKİ KESİT

   Gözümün önünde bir liste, tarihte neler neler olmuş Ağustos ayında. Hemen hepsi birer dönüm noktası olan ve kazanılan zaferler. Fakat bunlardan ikisi var ki, sanki yerlerini kendileri seçmişler. Biri başta, diğeri sonunda listenin. Biri kapıları açıyor ardına kadar, diğeri de suratına kapatıyor kapıyı düşmanın.
   Tarihin parıldayan iki sayfası. iki dönüm noktası. Şanlı geçmişimizin iki şanlı zaferi bunlar; 26 Ağustos 1071 Malazgirt ve 30 Ağustos 1922 Dumlupınar zaferleri.

   MALAZGİRT ZAFERİ
   Çağrı'nın oğlu. Adı Alparslan. Gerçekten adı gibi "Kahraman arslan"dı. Tahta çıkar çıkmaz sanki bu toprakları, bu cennet vatanı bize emanet edeceğini bi-lircesine ilk seferini batıya yöneltmişti. Yani Anadolu'ya.
Bugün küçük asya dedikleri, bizim anavatanımız dediğimiz Anadolumuza yönelmişti önce. Bir cuma günüydü. Beyaz elbisesini giymiş, cuma namazını orduyla birlikte kılmıştı. Sonra kılıcını çekerek secdeye kapanıyor
ve; "Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir, bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret" diye yalvarıyordu yaradana Alparslan. Sonra Sultan Alparslan "Allah Allah" nidalarıyla tozu du-mana katarak yürüdü askerleriyle Bizans üzerine. Karşıda ikiyüzbin kişilik koskoca bir Bizans ordusu, beri tarafta ise ellibin kişilik Türk ordusu. Sonuç malûm, inanan taraf ka-zanmıştı. ÇünKü Türkler, asker doğup asker ölen bir milletti. Koskoca bir ömür at sırtında geçerdi. Belki de bunun için "Türk doğuştan askerdir" deniliyordu.
   Anadolu'nun kapıları "Allah Allah" nidalarıyla açılmıştı ebediyyen bizim olmak üzere. Artık anayurdumuz burasıydı. Biz Anadolu'yu sevmiştik, O da bizi. Malazgirt Zaferinin 919. yılında şanlı Türk kumandanı Sultan
Alparslan'ı, ve onun isimsiz askerlerini şükranla anıyoruz. Ruhları şad olsun.

   DUMLUPINAR ZAFERİ
   Büyük savaşlardan çıkmıştı Türk milleti, şimdi de vatanı, bir zamanlar kendisinin bir parçası olan Yunanlı tarafından işgal edilmişti. Bu Yunan denilen millet, Avrupa'nın da desteğini alarak, büyük bir şımarıklık içinde Anadolumuza çıkmıştı. Belki de Avrupalının tâ Malazgirt'ten bu yana içinde taşıdığı (hatta daha önceden) kinin tezahürüydü bu. Belki de Türkleri geldikleri yere, yani Orta Asya'ya sürme plânın bir parçasıydı. Veya Kısaca bu "Şark Meselesinin uygulamaya konmasıydı. Yalnızdık hem de çok yalnız. Herhalde millet olarak kaderimiz böyleydi. Tarih boyunca hiç
yandaşımız olmamıştı. Belki de onun için "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" deniliyordjj. Dost olmuşuz dostlarımız yalnız bırakmış. Düşman olmuşuz zaten yalnız kalmışız. Bu bir tarihî yazgıydı.
Düşman iyice ilerlemişti. Batı Anadolu tamamen işgalleri altındaydı. Bize karşı her yönden üstündüler. Malazgirt'te olduğu gibi. Fakat iman gücü bakımından durum lehimizeydi. Türk ordusunun giyecek ayakkabısı yoktu. Asker sayısı az, cephane sınırlıydı.
   26 Ağustos sabahı başlayan ve "Allah Allah" nidalarıyla Dumlupınar'da son darbe vurulan Yunanlılar kaçmaya başlamışlardı. Böylece Dumlupınar zaferi, Mustafa Kemal'in deyişiyle "Rum Sındığı" savaşı kazanılmıştı. 1071'deki zafer tekerrür etmişti. Malazgirt'te denize dökülmemişlerdi. Fakat, Dumlupınar zaferinden dokuz gün sonra, İzmir'de Diogenes'in torunları denize dökülmüştü. Tarihin tekrarını kendisi istemişti Yunanlı. Akif'in dediği gibi, ders alınsaydı tarihten, acaba tekerrür eder mi idi tarih.
Sultan Alparslan'dan sekizyüzellibir sene sonra Mustafa Kemal. Demek ki, bunca asır geçmesine rağmen hiçbir şeyini kaybetmemişti Türk. Hâlâ inançlı, hâlâ cesur, hâlâ düşmanına aman vermiyordu. Dumlupınar kumandanını ve onun isimsiz askerlerini şükranla anıyoruz.
   Sultan Alparslan'dan sekizyüzellibir sene sonra Mustafa Kemal. Demek ki, bunca asır geçmesine rağmen hiçbir şeyini kaybetmemişti Türk.

 Şakir SARIÇAY
Dokuz Eylül Üniversitesi IIB Fakültesi Buca/İZMiR

ÖZGÜRLÜK DUMANI - Yaman Vurmaz

ÖZGÜRLÜK DUMANI

   Dününü düşünüyorum da ülkemin, her fidesi teker teker koparılmış, cananlar canlarından ayrılmış, insanlarımız mahzun ve bedbaht... Uçsuz bucaksız topraklarımız, vatanımız dediğimiz topraklarımız, düşman elleriyle yağmalanmıştı. Ormansız kalmıştı yaralı ağaçlarımız. Topraklarımız birer birer işgal ediliyor, insanlarımız acımasızca katlediliyorlardı. Acımasız olan gerçek yüzlerini gözler önüne seren düşmanlar, çılgınca yağmalıyorlardı vatanımızı. Asi bir deli rüzgâr yaralamıştı sanki kanatlarımızı, kâbus gibi üzerimize çöken esaret rüzgârı ise, her şeyden daha acıydı. Deli bir fırtınaydı sanki bu. Fırtına öncesi sessizlikten sonra yaşanan ateşli ve acı olayları barındıran amansız günlerdi, o günler. Her günü, bin yıllık işkenceyi andırıyordu. Bir mucize gerekliydi akan sulara dur diyecek. Bu mucize, Türk gençliğinin ufkuna güneş gibi doğan Ulu Önder'den başkası değildi. İşte o beklenen an gelmişti. Ulu önder dağınık güçleri toplamış; tek yumruk olunmuştu. Kanlı çarpışmalar, ateşli anlar, dehşet dolu günler yaşandı. Ama yılmayan Türk insanı amacına ulaşmış, zafer bayrağını alnının akıyla sonsuzluk gönderine çekmişti. Özgürlüğe ulaşmış Türk evlâdının yükseliş zaferiydi bu. Bir atmacanın süzülüşü değil, göklere yükselişiydi bu.
    Büyük bir zaferin öyküsüydü işte bu...Hatice Anaların cephane taşıdığı, Mehmetlerin canla başla savaştığı, şehit kanlarının aktığı, akan kanlarla göklerde bir yıldız gibi parlayan istiklâl bayrağımızın şahlandığı bir mücadelenin eseriydi bu vatan. İşte böyle bir vatana, anamız dediğimiz vatanımıza gözümüz gibi bakmalı, onu sakınmalıyız. Ulu Önder'in yüksek devrimini, yüce eserini korumalı, bize emanet edilen Cumhuriyeti özgürce yaşatmalıyız.
    Türk'ün adı Cumhuriyet, ülküsü özgürlüktür. Her bacada bir duman gereklidir. Bizim bacamız yüce Ata'nın yolu, dumanımız ise özgürlük ateşinin dumanıdır.

 

Yaman Vurmaz
Ereğli E.M.L. Öğrencisi /ZONGULDAK
 

30 Ağustos Zafer Bayramı Şiirleri

30 Ağustos Zafer Bayramında okunabilecek veya kullanılabilecek şiirler

30 Ağustos Şiiri - Ahmet Kutsi TECER

30 AĞUSTOS

Her yıl bugün olur, Otuz Ağustos
İçime bir ordu havası dolar.
Başlar dimdik, gözler çelik, yüzler pos,
Bayrak imil imil, geçer ordular...

Geçer tunç adımlar demir göğüsler,
Geçer Mehmetçikler, geçer subaylar,
Hepsinin alnında zaferden süsler.
Geçer hayalimde bir bir alaylar.

Geçer toplar, geçer atlar, yağız, al,
Geçer dağlar, geçer yollar, şehirler...
Yangınlar üstünde ince bir hilal!..
Yaralılar düşe kalka geçerler.

Çılgın bir istekle bu şan akını
Afyon’dan, izmir’e kadar çağıldar.
Unutmuş at gemi, kılıçlar kını,
Can canı unutmuş zafere kadar.

Ne var bu dünyada sana yakışan,
Alnında bir zafer sabahı kadar;
Sen Mehmetçik, söyle büyük kahraman,
Sana zafer kadar yakışan ne var?

Her yıl bugün olur, Otuz Ağustos,
İçime bir zafer havası dolar.
Başlar dimdik, gözler çelik, yüzler pos,
Bayrak imil imil, geçer ordular...

Ahmet Kutsi TECER

30 Ağustos Şiiri - Nazile DEMİR

30 AĞUSTOS

Bugün güneş sevinçli, gülümsüyor yurduma,
Vatanı saran düşman ermiş muradına,
Bakın nasıl kaçıyor hiç bakmadan ardına,
Zafer Türk milletinin, kavuştu öz yurduna.

Dört yıl gece gündüz savaşmıştık durmadan,
Rahat nefes almadık vatanım kurtulmadan,
Önümüzde altın saçlı ay bakışlı kumandan,
Düşmanları mahvettik silahımız olmadan.

Kadın, erkek yan yana, taş, değnek, kürek ile
Düşmanları kovarken tepeler geldi dile,
Ölüm korkusu yoktu, ölürken bile bile,
İşte bu ruh bizleri destan etmiş dillere.

Nazile Demir

Kocatepe Şiiri - Behçet Kemal ÇAĞLAR

KOCATEPE

Bir ulusta kan kaynamış
Ağustos’un sıcağından.
Nabzı odur, gündüz gece
Vuruyor tarih içinde.

Çaldıran’dan Yavuz ağmış,
Malazgirt’ten de Alpaslan.
Alnından onlar öptükçe
Yürüyor tarih içinde.

Boz kalpağıyla kar yağmış
Altın saçıyla gün vuran
Bir canlı Kocatepe O.
Duruyor tarih içinde...

Ay-yıldızı gökte doğmuş
Yerde al kanla yuğrulan
Bayrağı öpe öpe O.
Sarıyor tarih içinde

Behçet Kemal ÇAĞLAR

Zaferden Dönenlerin Türküsü Şiiri - Kemalettin KAMU

ZAFERDEN DÖNENLERİN TÜRKÜSÜ

Anneler dindiriniz gönlünüzün yasını,
Düşman kanıyla sildik palamızın pasını...
Yeniden çizmek için vatan haritasını
Hep ateşten ve kandan bir sahneye çevirdik
Gökleri çatırdayan bir vatan parçasını.

Anneler, ağlamayın dönmeyenlerinize,
Yurda saldıranları getirdik işte dize.
Şu dağların üstünden yol ararken denize
Çöktü hücumumuzdan düşmanla dolu dağlar,
Gökler genişleyerek denizler geldi bize.

Biz, taze kanların hürriyete katan
Bir nesliz, ülkemizde biziz biricik sultan,
Tan yeri nur alıyor gururlu alnımızdan,
Karşımıza çıkmayın başı dumanlı dağlar,
Bizden zafer müjdesi bekliyor anavatan.

Kemalettin KAMU